Black Friday hayatımızda belki de birkaç senedir lafını geçiriyor fakat tüketim alışkanlıklarımızı ciddi anlamda etkiler duruma geldi. Birçok arkadaşımdan duyuyorum BLACK FRIDAY GELİYOR NE ALACAKSIN?? ÇOK İNİYOR FİYATLAR HABERİN OLSUN.

Cevabını açıkçası bilmiyorum ne alacağımın fakat bu sorunun yöneltilmesi bile otomatik olarak kontrol edemediğim bir psikolojiye sokuyor beni: bir şeyleri satın almalıyım kesinlikle, yoksa kaçıracağım her güzel ve ucuz şeyi!

İhtiyaç mı? İhtyacımın olup olmaması hiç önemli değil. Ucuzlar, güzeller, İNDİRİMde olduğu da BÜYÜK HARFLERLE yeterince söylenip bağırılıyorsa, sorgulamadan ya alışveriş sepetime eklemeliyim ya da varlığından bi haber olduğum sanal sepetime bir tık ile eklemeliyim. Hızlı hızlı, çabuk çabuk, kapışarak. Mağazaya da girdiğimde bütün kırmızı ve kocaman okları takip etmeliyim ki, doğru yola gidip yüzde bilmem ne indirimde olan ürünleri kimse almadan ben almalıyım. Çünkü ben olmalıyım alan, aynı renkte başka bir kazağım olsa dahi.

Bu senaryo eminim hepinize hiç de uzak değildir. Özellikle internet alışverişinin zaferini her geçen gün kutladığı böyle bir dönemde. “ERTYUIOASDFG GÜNLERİ” tadında her gün önümüze bir indirim furyası serildiğinden, sepetimize eklemeye çalıştığımız ürünler arasında asalaklaşıyoruz. İndirimlerin fazlalığı, harflerin görece büyüklüğü ve ulaşabilecekleri her platformdan bizlere ulaşan, zaman zaman taciz eden, pazarlama harikaları indirimin hayati anlam taşıdığı algısını yarattılar bizde seneler içinde. Bu deliliği biraz araştırdığımda öğrendim ki, beynimizde bulunan ödül sistemi olarak anılan yapılar alışveriş yaptığımızda aktifleşip bizi mutlu eden hoş şeyler hissetmemizi sağlıyormuş. Aynı şekilde beyinde bulunan başka bir kısım da o ürünün satın alınmasının ne kadar mantıklı ve ihtiyaca yönelik bir karar olup olmadığını sorguluyormuş. Fark etmişsinizdir, alışveriş yaptığınız mağazalarda genelde sizi mutlu edecek nitelikte popüler çalma listeleri oynar. Bu çalma listeleri ve şarkılar, beynimizdeki rasyonel sorgulamayı yapan kısmı duymamızı engelliyormuş. Yav ne yapalım, kulağımızı mı tıkayalım?

“Satın Almamayı” nasıl gerçekleştirebiliriz?

Kendimin de uyguladığı birkaç yöntem var, çoğu zaman etkili oluyor. Aslında bu şekilde bir çözüm arayışına girmek de epey üzücü lakin naparsın? It is what it is yani.

-Kredi kartı kullanmamak/limitini minimum seviyeye indirmek: Ödemesini o esnada sıcak sıcak dokunarak yapmadığımızdan veya 39 taksit seçeneği olduğundan, çok mantıklı gibi geliyor evet. Fakat her türlü senaryoda o ödeme cebimizden çıkıyor. Yüzde 95 indirim dahi olsa. Bu sayede hem çılgın alışveriş sitelerinin tuzağından bir tık uzaklaşıyorum hem de nakit para taşıma alışkanlığı kazandım tekrar.

-Bir süreliğine alacakmış gibi davranmak: Beğendiğim ürünleri sepetime dolduruyorum ve bi süre mağazada öyle dolanıyorum. Sonra teker teker yerlerine geri koyuyorum ihtiyacımın olmadığını söyleyerek. Deli miyim? Biraz evet ama sonuç odaklıyız, ne yapalım?

-Bunu almayı biraz düşüneyim demek: Alacağım ürünü deneyip, çıkarıp mağaza dışına çıkmak yüzde kaç bilmiyorum ama alma oranımı ciddi anlamda sıfıra yaklaştırıyor. Bu konuda mağazaya o yorgunlukla geri dönmeye üşeniyorum ve almıyorum.

-Uygulamaları uygulamamak: İnternet alışverişi yaptığım uygulamaları bir bir telefonumdan sildim. Görmüyorum indirim mindirim. Almıycam ya.

-Instagram filtreli bir hayatı reddetmek: Çok üzücü, ama gerçek. Instagram nasıl bir pazarlama harikası bilmiyorum ama bütün hayatımızın tüketim alışkanlıklarını yerle bir ederek küt diye girdi hayatımıza. Meslek dalları mı oluşturmadı, peşinden Eyfel kulesi önünde fotoğraf çektirmek için giden “yola çık”çılar mı sürüklemedi neler yaptı neler. Ne varsa oradan duyuyor görüyoruz, influencer tayfa ne giymiş nereden almış? Alalım, gidelim, giyelim, içelim. Sezen Aksu “Yedi kat eller yakınım oldu” deken muhtemelen bu tayfayı kastetmiyor ama cidden yakınımız oldular. Ya ben senin neden kış alışverişi videonu izleyip bu güzelmiş ben de alayım diyorum bilmiyorum ama diyorum allah kahretsin. Silin Instagram’ı. Çok zor biliyorum ama onsuz hayat inanın daha anlamlı.

Üniversitede çok sevdiğim bir derste öğrenmiştim “age of anxiety” terimini, baya sosyolojide çalışılan bir konu. Bu kadar kaygı dolu olmamızın sebebini de, gördüğümüz duyduğumuz hayatlardaki HER ŞEYE sahip olma arzusundan da kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Mutlu olmayı sürekli sahip olma koşuluna bağlıyoruz çünkü.

Sorun ya kendinize, ihtiyacım var mı?

Cevap zaten bütün her şeyi belirliyor.