İklim değişikliğine karşı insanların günlük hayatta neler yapması gerekiyor? İsveç’in bir şehrinin buna bir cevabı var! Hatta, dünyanın en sürdürülebilir şehri olduklarını iddia ediyorlar. GQ dergisinden yazar Reif Larsen bunu bir de Göteborg’un insanlarından duymak üzere yola çıkıyor.

GQ Dergisi’nin ‘Lessons from Inside the World’s Most Sustainable City’ makalesinden çeviridir.

Bilim adamları, tam anlamıyla berbat olmadan önce küresel emisyonları büyük ölçüde azaltmak için yaklaşı on bir yılımız olduğunu tahmin ediyorlar. Bu, hükümetlerin ekonomilerini çarpıcı biçimde yeniden yapılandırmalarını gerektiriyor. Peki insanların günlük olarak geri dönüşüm için ellerinden geleni yapması nereye gidiyor? İsveç’te bir şehir bunun bir cevabı olduğunu iddia ediyor. “Dünyanın en sürdürülebilir şehri” olduklarını da iddia ediyorlar. GQ Göteborg’un iyi insanlarından neler öğrenebileğimizi araştırmak için romancı Reif Larsen’ı gönderdi.

 Geçtiğimiz Temmuz ayında kendimi İşveç’in Göteborg şehrinde buldum, insanlığın kendini kurtabileceğini bir kez daha ve herkes için anlamaya çalıştım. Belki, bu biraz dramatikti. Aslında Volvo’nun şehir dışındaki genişleyen merkezinin kafeteryasında öğle yemeği seçeneklerimi düşünüyordum. Öğle yemeğine giderken, ofis duvarlarından birine düzgün bir şekilde basılmış olan yeni Volvo misyon bildiriminin yanından geçtim:

Taşıma Özgürlüğü

Kişisel, Sürdürülebilir ve Güvenli Bir Yolda

Kişisel özerklik hayalini belirsiz bir ahlaki sorumlulukla daha büyük bir iyiyle eşleştirmeye çalışan bu gerçeküstü şirket kafeterya menüsü önünde dururken kafamı karıştırmıştı. İlk yemek tercihim şefin seçtiği ‘dumanlı kesella kremalı geyik ayakkabısı’ idi. Maalesef bu menü 2.61 kg CO2e karbon ayak izi hakkında bilgi veren, uzun bir kırmızı çubukla işaretlenmişti, iyi huylu küçük yeşil bir çubukla işaretlenmiş balkabaklı Hint körisi, basmati pirinci ve kabak raita ise sadece 0.76 kg CO2e karbon ayak izine sahipti. İklim değişikliği için tam olarak 2.61 kg CO2e’nin ne anlama geldiği konusunda emin değildim ancak bu agresif görseller, seçme özgürlüğü hala olabilir, Volvo çalışanlarının dikkatli bir seçim yapması gerektiğini açıkça belirtti.

Göteborg ziyaretim sırasında “sürdürülebilirlik”, bunun ne anlama geldiğiyle ilgili biraz farklı bir fikirleri olsa bile konuştuğum herkesin ağzındaydı. Kurallar ve uygulamalar hızla değişiyordu ve kişisel etkiye dair endişeler tüm zamanların en yüksek seviyesindeydi, ve bazı davranışların ve geleneklerin oluşmasına yol açıyordu. #Flygskan, “flight shaming” yani ‘uçuş ayıplaması’ kavramı neredeyse bir gecede İsveç’te ortaya çıkmıştı. Bu da doğal olarak #tagskyrt’e yani ‘trende övünmeye’ yol açtı, insanlar instagram postlarıyla demiryolu yolculuklarını öne çıkardı. Göteborg’un kaldırımları hazırlıksız bir hareketlilik laboratuarı haline geldi, çünkü her yüzeyde karşılaşılan yeni bir elektrikli scooter dalgası yayıldı, sürücüleri ise “karbon-nötr” bir sürüş gerçekleştirdikleri için tebrik edildi. Neredeyse ziyaret ettiğim her restoran mümkün olduğunca yerel kaynaklı malzemeleri kullandığını iddia etti, tabii ki şarap, kahve, limon ya da çikolata hariç.

Aslında, Göteborg, bir zamanlar kirli bir endüstriyel liman kasabası olarak görülen İsveç’in “ikinci şehri” kendisini “dünyanın en sürdürülebilir istikameti” olarak yeniden konumlandırmak için büyük bir yeniden markalandırma çabasının ortasındaydı. Şehrin ve yaklaşık 600.000 kişinin gerçekten de bu iddiayı yerine getirip getirmediğini ve Göteborg’un bir iklim krizinin ortasında, etik bir kentsel topluluğun başarılı bir şekilde nasıl kurulacağına dair bir model haline gelip gelemeyeceğini kendim görmek istedim.

Şehir kesinlikle büyük bir oyundan bahsediyordu. Resmedilmeye veya herhangi başka bir değere yakın olmayan Göteborg bunun yerine kendi vizyonuna ve ustalığına güvenmek zorunda kaldı. Şehir planlamacıları kentin son zamanlarda Göta alv nehrini sarmasıyla, yoğunluk, katılım, erişilebilirlik, ekoloji ve (umarız) dayanıklılık ilkelerine dayanan,  “RiverCity Gotenburg” adıyla, dikkate değer büyük bir kentsel genişleme için planlar ortaya koydu.

Bu tür planlar küresel iklim krizinde kritik bir noktada bulunuyor. Birkaç yeni rapora göre, şu anda sera gazı emisyonlarımızı büyük ölçüde azaltmak için sadece on bir yıllık bir süremiz var, aksi halde neredeyse milyonlarca insanın kesinlikle öleceği iklime bağlı bir felaketle karşı karşıya kalacağız.

Milyonlarca farazi insan. Dürüst olalım: iklim değişikliği kötü bir hikaye anlatımıdır. Eğer iklim değişikliği bir Netflix dizisi olsaydı hemen iptal edilirdi. Sorun çok geniş, terminoloji çok kafa karıştırıcı, sonuçların kapsamı çok geniş, kişisel etki duygusu çok küçük. Amerika Birleşik Devletleri’nde iklim değişikliği öyküsü tepki toplamakta zorlandı, çünkü nüfusun büyük kesimleri gelecekteki bir sorun olarak algılanan sorunları düzeltmek için yaşam tarzlarını değiştirmeye zahmet etmeyeceklerini söylüyor; “Eğer gerçekleşirse, o zamana kadar ben ölmüş olacağım!”

İsveç’te ise işler farklı algılanıyor. Güçlü bir kamu sektörü, sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir market, ilerici değerler ve aşağıdaki yönlerden biraz sinir bozucu bir kültür tarafından kutsanmış bir ülkede, krizin hikayesi açıkça ortaya çıktı. İsveçliler iklim değişikliğini gelecekteki bir sorundan şimdiki bir soruna dönüştürmeyi başarmış gibi görünüyorlar.

Göteborg’lulara bu yeni aciliyetin nereden geldiğini sorduğumda, birçoğu önemli mevkilerdeki yetişkinlerin gülünç ve iki yüzlü iklim politikalarını azarladıktan sonra dünyaca üne kavuşan 16 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg’e atıfta bulundu. 2019 Nobel Barış Ödülü için aday gösterilen Bayan Thunberg, gelecekteki tüm harcamalarının dörtte birini sera gazı salınımını azaltmak için ayıran AB’yi tek başına uyandırmıştı. İnsanların harekete geçmesi için ilk adımı atanın sadece gerçeği söyleyen bir genç olması bence çok büyüleyici. Ama şimdi bu adımın devamı gelebilir mi?

Özgürlük ve sorumluluk ikilemi ile karşı karşıya kaldığım Volvo fabrikasından çok da uzak olmayan Langedrag’ta deniz kıyısında otururken kendimi on bir yıllık radikal müdahale fırsatımızı düşünürken buldum.

Yelkenli teknelerdeki bir grup çocuk rüzgara karşı gelmeye çalışırken, Kuzey Denizi’nden sert bir esinti geldi. Genç denizcilerden biri dönüş yapmayı başaramadı ve körfeze çarparken iskeledeki birkaç yetişkin çaresizce seyretti.

Sürdürülebilir bir üretim prototipi olan Volvo XC60 T8 plug-in hibrit SUV’u görmek için içeriye götürüldüm. Araçtaki tüm plastik ve tekstil ürünlerinin yüzde yirmi beşi, balık ağları dahil olmak üzere geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmıştır. Bu bir mühendislik, kimya, tasarım ve kaynak başarısıdır. Aracın içindeki her şey 65.000$’lık lüks bir SUV’nun olması gerektiği gibi görünüyordu ve balıkçı ağları gibi kokmuyordu! Yeni bir araba gibi suçlu bir mükemmellik kokuyordu.

Deniz esintisi bizi hırpalarken, Ph.D Sandra Tostar, “Plastik inanılmaz bir malzeme” dedi. Tostar, Volvo’da polimer malzeme uygulaması konusunda teknik uzman. “Plastikle olan sorunumuz aslında bir insan sorunudur. Bu bir atık endüstrisi sorunudur. Sadece plastik sorunu değil.”

Geri dönüştürülmüş plastiğin birinci sınıf bir ürüne kusursuz bir şekilde entegrasyonu, sektörde birçok kişinin dikkatini çektiğini söylediler. Tedarik zincirleri elden geçirildi.

1927’de Göteborg’da kurulan Volvo Cars markası ülkenin çalışkan kimliği ile ayrılmaz bir şekilde karıştı ve şimdi hem şirket hem de şehir hızla değişen bir dünyada gelişmiş ve sürdürülebilir bir felsefe arayışında. Volvo tüm plastiklerinin 2050 yılına kadar en az yüzde 25 geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılacağına dair iddialı bir hedef belirlemişti; aynı yıl aynı zamanda bir şirket olarak “karbon-nötr” olmaya çalıştıklarını ve otomobil satışlarının yüzde 50’sinin elektrikli araçlardan olmasını hedeflediklerini belirttiler. Bu tür bir yenilikçi hırs sürdürülebilirlik programlarının sloganına yansıyordu; omtanke, “değer vermek”  ve “tekrar düşünmek” anlamına gelen İsveççe bir kelime. 

Tostar ve ben, kısmen de olsa geri dönüştürülmüş malzemelerden üretilen SUV’un geri çekilebilir kargo kapağında otururken polimerlerin kimyasını araştırdık. Çocuklar küçük güçleriyle şiddetli rüzgarlara karşı savaşırken yardım edemedim, ama aynı zamanda gürleyen, konuşulmayan bir umutsuzlukla da sarıldım. 

Son zamanlarda bu umutsuzluğun büyük ölçüde üstesinden geldim. Belki de ‘üstesinden gelmek’ yanlış bir tabir, bu işlerin daha da kötüye gitmesine neden olan bir umutsuzluktu. Geleceğin belirsizliğinden ve aynı zamanda şimdi zamanın baştan çıkarmasından, uzun vadeli planlama konusundaki yetersizliğinden, yaptığımız işin çok kötü olduğu bilgisine dayanarak umutsuzlukla doldu. 

Göteborg’un en modern atık yakma fırını olan Renova “enerji geri kazanım” tesisinde devasa yanma fırınlarından birinin içindeki on beş metrelik cehennem ateşinde hüzünlü bir ateş yakılmadan önceki gün bu umutsuzluğu hissetmiştim. Şehrin bölgesel ısıtma sistemi için bu çöp yakma enerjisinden elektrik ve ısı enerjisi sağlanıyordu. Çıkan gazları temizlemek için oldukça gelişmiş çok kademeli bir filtreleme sisteminin kullanılması rağmen, tesis halen atmosfere yıllık 559.600 ton CO2 sağlamaktadır.

Fırının gürültüsünün yanında dururken Ebba Olofsson Fredholm “Daha önce Amerika’da da bulunan çöp alanlarından salınan metandan 30 kat daha az zarar veriyor” diye bağırarak söyledi. Olofsson Fredholm günlerini Renova fabrikasında okul gruplarına turlar düzenleyerek ve çocuklara nasıl geri dönüşüm yapacaklarını öğreterek geçiriyor. 

“Ancak yanma hala en kötü ikinci atık çözüm seçeneği” dedi ve beş aşamalı bir atık hiyerarşi çizelgesine işaret etti. 

En iyi seçenek; israfı önlemek.

Elizabeth Rush bu durumu “yükselen uçurum” olarak adlandırıyor. ‘Uçurum kendi kendine bir yön kaybı olarak açıklıyor; olay ufkuna doğru ilerleyen bir dünyada yaşamaya verilen fiziksel bir cevap. Sersemleme genellikle anlamak için yeterli olmadığımız şeyleri anlamaya çalıştığımızda başlıyor; bazı zaman periyotları veya oluşumunu açıklayamadığımız felaket olayları gibi.

“Uçurum” ile en çok umutsuzluk anında değil de insanların pratik zekasına tanıklık ettiğimde çarpılmıştım, mesela Tostar’ın polimer büyüsü veya Renova’daki şaşırtıcı enerji üretim operasyonunda. Bu pratik zekanın ya yanlış yerde kullanıldığını ya da eski yetersiz sistemler üzerine eklenmeye çalışıldığını görmüştüm.

Tekrar söyleyeyim; davranışlarımızı kökten değiştirecek on bir yılımız var.

Eğer Volvo Cars, sürdürülebilir bir şekilde hareket etmede, “omtankeing”, ciddi olsaydı, konuşmayı bırakıp araba üretimini bugün durduruldu. Fakat bu gerçekleşmeyecek çünkü Volvo kapitalist bir markette, çalışanlarına ve hissedarlarına karşı sorumlulukları olan bir şirket. Ve eğer Volvo araba üretmeyi bıraksaydı, hiç de ‘omtanke’ olmayan bir şirket onların yerini alırdı. Sıkı düzenlenmiş piyasalar bile devrimleri kucaklayacak bir şekilde tasarlanmıştır, sürdürmek için tasarlanmıştır. Ve sürdürülebilirlik önemlidir; Volvo çalışanlarına büyük bir özen gösterir. Farklı ve genç bir işgücüne sahip olan fabrikasını gezdim ve ben de başvurmak istedim. 

Ve böylece Volvo bebek adımlarla, yavaşca artan güzel yöntemlerle, geleneksel arabalara basit alternatifler denemeye başladı ancak bu yöntemler aynı zamanda tamamen yetersizdi. Volvo geri kalanımız gibi, bir Pazar ile yakın fakat uzak bir felaket arasında kaldı.

Göteborg’dayken, bu felaketa verdiğimiz yanıtı üçgençlere ayırmaya çalışırken, geçitlerle birbirine bağlanan üç fütüristik cam kuleden oluşan Gothia Kuleleri’nin içindeki güzel Upper Hotel’de kaldım. Caddenin karşısında, büyük ölçüde yenilenebilir rüzgar enerjisi ile beslenen efsanevi eğlence parkı Liseberg’den gelen yanıltıcı çığlıkları duyabiliyorsunuz.

Gothia Kuleleri BREEAM çevre sınıflandırma standartlarına göre “çok iyi” olarak sertifikalandırılmış, Avrupa’nın en büyük otelidir. Otel zaten 1.200 oda sunsa da, dördüncü kuleyi de inşa etme planları vardı. Bu benim ziyaretimin genel temasıydı: Göteborg’un her yerinde genişleme, daha büyük, daha çok, daha yükseğe ulaşma planları vardı. Nehrin karşısında İskandinavya’nın en yüksek gökdeleni olacak olan Karlatornet’in temelini atmak meşguldürler.

Bu kadar genişlemenin aynı zamanda en sürdürülebilir eylem türü olup olmadığını şehir için çalışan bir kadına sorduğumda omuzlarını silkti ve “İnsanlar yüksek binalar inşa etmeyi sever” dedi.

Gothia Kuleleri ayrıca her yıl 30’dan fazla fuar ve sergiye ev sahipliği yapan İsveç Sergi ve Kongre Merkezi’ne de en sahipliği yapıyor. Göteborg’un gemi inşa endüstrisi ortadan kalktığından beri, bu gibi bağlantı noktaları kentin ekonomik geleceği için kritik hale geldi. Motosiklet, tekne, at ve kitap kongreleri çağımızın yeni alanlarıdır.

Lojistik ve üretim direktörü Nicklas Höjer beni kongre merkezinin sahne arkasına bir tura davet etti. Höjer gümüş saçları olan uzun bir adamdı, ve yanında etrafa bakmakla meşgulken asla göremediğimiz gizemli mimari planlardan oluşan bir tüp taşıyordu. 

Bu kongrelerin kusursuzca ilerlemesi için, Gothia Kuleleri’nin kendi altyapı sistemlerinin olması gerekiyor; kendi geri dönüşüm merkezi, kendi yemekhanesi, çiçekçisi, marangozu, tamircisi, boyacısı, elektrikçisi. Tarihsel olarak kongreler, fuarlar ve ticaret etkinlikleri inanılmaz miktarda atık üreten işler olmuştur. Ancak diğer birçok sektörde olduğu gibi, standartlar ve uygulamalar yavaşça değişiyor.

Gothia Kulelerindeki otel ve kongre merkezi, daha sürdürülebilir uygulamalar için itici güç alanında lilerder arasındadır. Tamamen rüzgar enerjisiyle destekleniyor. Geçen yıl Gothia, Göteborg Kurtarma Misyonuna 6.000 porsiyondan fazla yiyecek bağışladı. 2018 yılında, atıklarının yüde 94’ünü geri dönüştürdüler, hedefleri ise yüzde 99’unu geri dönüştürebilmek.

Höjer gurula “Üstümüze düşeni yapmaya çalışıyoruz. Sürdürülebilirlik programımızı zorlamak, döngüyü kapatmak için her zaman yeni yollar arıyoruz” dedi.

İsveç’te insanların sürdürülebilirlik pratiği hakkında “greenwashing” suçlaması korkusu ile çok fazla övünme konusunda genel bir isteksizlik gösterdiğini fark ettim. Bu daha çok üstü kapalı bir şekilde övünme oyununa dönmüştü. Belki de Volvo’nun kişisel, sürdürülebilir ve güvenli bir şekilde hareket etmesinin nedeni buydu.

Bodrum katları dolaşırken Höjer dünyanın en büyük makarna üreticisi gibi görünen dev bir makinenin önünde durdu. Mimari çizgileriyle makinaya dokundu.

“Bu dünyadaki sadece iki taneden birisi” dedi boğuk bir neşeyle.

Makine mekanik bir halı temizleyiciydi. Birçoğumuzun asla düşünmediği bir şey olan endüstriyel halılar en kirli işlerden biridir, büyük etkinliklerde kilometrelerce sadece bir kere kullanılmış ve sonra bir kenara atılmıştır. Bu geri dönüşüm döngüsünü tamamlamıyordu. Gothia Kuleleri yalnızca geri dönüşümlü halılar kullanıyor ve her bir kareyi kimyasal kullanmadan, işkence cihazlarına benzeyen bir dizi döner fırça ve tel alet kullanan bu vahşi makine ile temizliyor.

 Ne kadar küçük ama dikkat çekici bir şey. Burada tekrar tekrar kullanılacak halıların kirini temizleme işiyle ilgili hiç kimsenin görmediği bir makine vardı. Dünya böyle küçük ve dikkat çekici şeylerle doludur. İnsanlar sessizce inovasyon yapıyor, küresel sıcaklığın tamamen tehlikeli 4 santigrat derece yerine biraz daha az tehlikeli 2 santigrat dereceye yakın olmasını sağlamak için üstlerine düşeni yapıyorlar.

Yine de, çoğu zaman olduğu gibi, böyle sessiz bir ustalık zenginlik tarafından baltalandı: Gothia Kuleleri’nin 19. katında binadan gökyüzüne çıkıntı yapan cam tabanlı bir havuz vardı. Suya baktığınızda, şehir ve insanların aşağıda çalkalandığını görebilirsiniz. Her 15 dakikada bir kabarcıklı görünümden korumak için kabarcıkları süzülüyor, ve bu yüzden “Şampanya Havuzu” olarak anılıyor.

Höjer, sanki yavaşlatılmış bir trafik kazasına şahit olmuş gibi şok içinde “O havuzu ısıtmak üç kulenin tamamını ısıtmakla aynı enerjiyi alıyor” dedi.

Bu havuzdan kurtulmaları gerektiği anlamına mı geliyor? Artık insanların oteli ilk ziyaret ettiğinde ilk sorduğu şeylerden biri olan Gothia Kuleleri markasının vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Ilık, havada süzülen sulara daldığımda ve aşağıda valiziyle mücadele eden küçük bir adamı gördüğümde, hayatım boyunca hatırlayacağım bir deneyim olduğunu düşündüm. Yine de geri dönüşüm döngüsünü tamamlıyor gibi hissettirmedi.