İstanbul Permakültür Kolektifi’nin kurucularından Dilek Yalçın Demiralp ile permakültür üzerine ufuk açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

Nedir bu permakültür?

Permakültür çok kabaca, bir tasarım bilimidir. Tasarımın adının permakültür olduğunun özellikle altını çizmek isteriz. Zira genelde yanlış algılanıyor. Teknik olarak ‘’Etik temelli, sürdürülebilir yaşam yerleşkeleri tasarımı bilimi’’ olarak tanımlıyoruz.

Neden etik?

Çünkü 3 etik ilke üzerine şekilleniyor. Olmazsa olmazı bu etik ilkeler.

1 – Doğayı gözetmek – Canlı ya da cansız varlıkları ile doğayı bir bütün olarak görmek ve o bütünün bozulmaması, devam etmesi, yaşaması için gerekli koşullar adına çaba sarfetmek.
2 – İnsanı gözetmek – İnsanların temel ihtiyaçlarını sağlamak için doğa ile dost sistemler ve ilişkiler içerisinde olmalarına yardımcı olmak.
3 – Nüfus ve tüketime sınır getirme – Kendi ihtiyaçlarımıza sınır getirerek ilk iki ilkeye kaynak yaratmak, kaynak fazlasını da sisteme geri döndürmek.

Permakültür hep bir tarım usulü gibi algılanıyor ancak sadece tarımla sınırlı değil. Permakültür bir yaşam biçimi aynı zamanda. O yüzden, şehir, köy ayrımı yok. Her nerede iseniz, eğer bir permakültür tasarımcısı iseniz, sistemi tasarlar ve çalışmasına yardımcı olursunuz. Sosyal Permakültür tasarımın bel kemiğidir, olmazsa olmazıdır. Dağ başında bile olsanız, hiçkimse beni burada bulamaz da deseniz, gün gelir öyle bir şeyin içine düşersiniz ki, illa ki sosyal permakültür kısmı çalışmaya başlar. Tasarımcının El Kitabında sosyal permakültür bu işin %65’idir der Bill Mollison.

İklim, rüzgar, güneş açıları, su kaynakları, toprak, canlılar ve daha fazlası, hatta nefes aldığınız hava bile tasarımın bileşenleri arasındadır. Tasarımı yapacağınız yerde her ne varsa, onları tek tek listeler ve tasarımda yerlerine oturtursunuz.

Sürdürülebilir yaşama ulaşmak adına permakültür ne gibi avantajlar sağlamaktadır? Permakültür tasarım biçimi Sıfır Atık yaşam tarzına nasıl katkıda bulunmaktadır?

Permakültür tasarımları neden sürdürülebilir? 

Dünyada sürdürülebilirliğin ne kadar sürdürülebilir olduğu konusu oldukça tartışmaya açık. Doğada %100 saflıkta hiçbir element yokken, %100 verim ve %100 sürdürülebilirlik de mümkün değil. Ancak, doğa bunu olabildiğince bu oranlara yakın başarıyor, eğer insanoğlu müdahale etmezse doğanın kendi içerisindeki sistem sürdürülebilir. Ancak insan ne yazık ki, doğanın bir parçası olduğunu unutuyor ve kendisini doğanın hakimi görüyor ve o zaman yaşam hiçbirimiz için ne yazık ki sürdürülebilir olamıyor.  

Permakültür tasarımında, doğa ile dost, doğayı örnek alan sistemler kurduğunuz için ‘’atık’’ üretmezsiniz ve bir yandan da temel ihtiyaçlarınızı karşılarsınız. 

Atık yönünden ele alınırsa, doğaya baktığımızda atık yoktur. Doğada var olan bir şeyin atığı, bir başka şeyin kaynağıdır. Permakültür tasarımlarında da buna dikkat edilir. Atık üretmemek, çıkan birşey varsa, bunun bir başka yerde kaynak olması hedeflenir. Kompost buna en güzel örnektir.

Doğal yapılar kullanılır, doğal yapıları inşaa ederken insanın temel ihtiyaçları göz önüne alınır. Bir kişinin tek başına yaşayabileceği alanın sınırları bellidir. Bu konuda israfa kaçmadan temel gereksinimler belirlenir ve buna göre seçimler yapılır. Permakültür tasarım sertifikası kursundaki hocam, aynı zamanda mimar Mustafa Bakır der ki, Türkiye’nin iklim koşullarında, doğru güneş açıları ve doğru malzeme ile tasarlanmış bir binada kışın dahi, bir kurşun kalem büyüklüğünde odun yakmaya bile gerek yoktur! Bu özelliklerdeki binalar kendi kendisini ısıtıp, kendi kendisini soğutabilir. 

Permakültür tasarımda kendi yiyeceğini üretmek de elbet sözkonusu. O zaman da yere, bölgeye, ihtiyaçlara, su kaynaklarına, güneş açılarına ve dahi pek çok bileşene göre, oturulur tek tek bakılır ve bu konuyu içeren bir tasarım da bütünün ögeleri arasında yer alır. Bazen gıda ormanı olarak, bazen mutfak bahçesi olarak, bazen hepsi birlikte. Yereldeki ekosistem bozulmadan, yereldeki türlere bakılarak. 

Sizce sürdürülebilir tarım dünyanın geleceğinde nasıl yer alıyor? 

Yaşam biçimimizi değiştirmezsek, dünyadaki kaynakları hızla tüketeceğiz. Ben derslerde anlattıkça, büyükler de küçükler de çok şaşırıyor ama şu anda dinozorlar hangi suyu içmiş, tuvaletini yapmışsa, aynı suyu içiyoruz ve tuvaletimizi yapıyoruz. Umarsızca kirlettiğimiz şeyler aslında bizim yaşamımız için olmazsa olmazlarımız. Nefes alacak hava, içecek su, ekecek toprak bulabilmemiz için onları en başta yok etmememiz gerekiyor. Şu anda tarım ve hayvancılık en çok yok edenlerin başında geliyor çünkü tarımla toprağımızı erozyona açık hale getiriyoruz ve sabanları kullandıkça erozyonu bizzat makina ile gerçekleştiriyoruz. Ekip biçtiğimiz üst toprak, alt üst ederken havaya uçup gidiyor. İçerisindeki canlılığı hem makinalarla alt üst ederek hem de ilaçlayarak yok ediyoruz. Oysa bitkiler mikroorganizmaların yardımı olmadan hayatta kalacağı elementleri topraktan alamıyor. Siz suni gübre vererek bitkiyi beslediğinizi sanıyorsunuz mesela ama onu bitkiye dönüştürecek bakteriler o toprakta yoksa attığınız gübre yeraltı sularını kirletmekten başka bir işe yaramadığı gibi paranız da uçup gidiyor. Topraktaki hayatı yok edersek, yok oluruz aslında. Şu anda konvansiyonel tarımla da yok oluyoruz günden güne. Sürdürülebilir tarım da demeyelim, ‘’Onarıcı tarıma’’ geçilmezse geleceğimiz de olmayacak ne yazık ki. Toprak başlı başına bir konu. 1 tatlı kaşığı kadar toprakta olması gereken bakteri oranı dünyadaki canlılar kadarken, biz tek tek yok ediyoruz onları. Sonra da bitkiler ayakta kalamıyor, hastalık ve böceklere açık hale geliyor. Çünkü o istemediğimiz hastalık yapıcılar, böcekler aslında dönüştürücü sistemi doğanın ve dönüştürmeye geliyorlar ölmekte olanı. Biz öldüğünün farkında olmadan, miktarına bakarak ayakta tutmaya çalışıyoruz, basıyoruz ilacı, daha da öldürüyoruz hem canlıları, hem de kendimizi. Topraktaki canlı hayatın yok edilmesini, kansere yakalanan bir hastaya benzetiyorum ben. Nasıl ayakta kalsın, yaşasın diye hastayı ilaçlarla ayakta tutmaya çalışıyorsak ama diğer yandan daha da çok öldürüyorsak hücrelerini, aynı şeyi toprağa yapıyoruz ve ilginçtir ki, ikisinin ilaçlarını üretenler de aynı firmalar oluyor hep! Bize doğru diye anlatılanın, kimi ya da neyi beslediğine dikkat etmemiz gerekiyor.

Oysa toprağın canlıları içerisinde olsa, bağışıklık sistemi de güçlü olacak, üzerindeki bitkiler de güçlenecek, o bitkilerle beslenen canlılar da. Bizler şu anda ne kadar doyuyoruz? Besin değeri ne kadar aldığımız bitkilerin? Sadece fiyatlarına ve miktarlarına bakıyoruz satın alırken, oysa besin değeri ne durumda? Besin değeri yüksek olmayan bitkilerle beslendiğimizde de bağışıklık sistemimiz de, yaşam fonksiyonunu sağlayan organlarımız da ihtiyaçlarını karşılayamıyor ve biz de o bitkiler gibi hastalanıyoruz.

Özetle onarıcı tarım olmazsa yaşam da sürdürülebilir olmayacak gelecekte ama önümüze birilerini zengin eden, fiyatı alım gücüne uygun ama besleyici değeri olmayan bir sürü şey konulacak. Belki de haplarla beslenmemiz istenecek gelecekte kim bilir? Neyi istediğimize bugünden karar verip, ona göre adım atmamız gerektiği ise aşikar.

Permakültür tasarım ile üretim ve tüketim alışkanlıklarımız nasıl değişebilir? Döngüsel ekonomiye katkısı nasıl ve ne olacaktır?

Permakültür tasarımı bir yaşam biçimi demiştik. Etik ilkeler dahilinde sorguladıkça, neleri yapıp, neleri yapamayacağımızı açık ve net bir şekilde belirlemiş oluyoruz. Etiğe uymayan şey tüketimimizde de olmuyor. Mesela plastikler, mesela petrol türevi ürünler. 2050 yılında petrolün çıkartılmasının duracağını biliyorsak, onunla yürüyen şeyleri tasarımın içerisine almamaya çalışıyoruz. Doğada yok olmayan, doğaya dost olmayan şeyleri yaşamımıza katmamaya çalışıyoruz. Bizler neyi tercih ediyorsak, onlar üretiliyor, Defne Koryürek’in ‘’satın almama hakkımızı kullanmamız gerek’’ sözü hep kulağımda çınlıyor bu anlamda. Döngüsel ekonomi için de tümevarım olarak düşünebiliriz, bireylerin kararlarının geneli etkilediği gün, birşeyler değişecek. Yaşam şekillerimiz değiştikçe, birşeyler değişecek. Ekonomi sistemleri de değişecek. Takas yapıyoruz mesela. Armağan ekonomisi uyguluyoruz mesela. Karar alma mekanizmalarımızı değiştiriyoruz mesela. Bunlar aslında varolan, ama zaman içerisinde, kapitalist düzenin baskısı ile unutulmuş sistemler. Bizi tek tip üretime zorladıkları gibi, tek tip ekonomiye de zorluyorlar. Oysa başka yollar ve başka hayat biçimleri de mümkün.

Türkiye’de permakültürün yeri ve önemi nedir? Nasıl yaygınlaştırılabilir?

Türkiye’de permakültür tasarımı yapanlar şu an için hala az sayıda ancak eğitimi alarak başlayanların sayısı her geçen gün artmakta. Permakültür tasarımı hayatın bir parçası oldukça iletişim ve birbirini anlama durumu da daha sağlam ilerlemekte. Türkiye’deki geçmişi 10 -12 senelik henüz. O yüzden sistemler daha tam anlamıyla oturmadı, denenmekte. Oturan yerler var ve semerelerini gün geçtikçe beğenerek takip etmekteyiz.

Permakültür tasarımı yapmanın yolu, permakültür tasarımcısı ile çalışmaktan ya da permakültür tasarımcısı olmaktan geçiyor. Ya tasarımlarını beğendiğiniz bir permakültür tasarımcısı ile çalışırsınız ya da 72 saatlik permakültür tasarım sertifikası kursuna katılım sağlarsınız. (Genelde bu konuda permakültür eleştiri alıyor ancak nasıl ehliyet almadan araba kullanılmıyorsa, tasarımcı olmak için de böyle bir kursa katılmak gerekiyor.) Bir yere permakültür tasarımı diyebilmeniz için, bir permakültür tasarımcısı tarafından tasarlanmış olması şart. 

İster şehirde olun, ister kırsalda tasarımlar arttıkça, birbirini anlayan, özünü arayan, doğa ile dost sistemler kurmak isteyenlerin sayısı da artacak. İçten gelerek, istemeli insanlar bunu, aksi halde zorlama ve mutsuz bir şekilde yürümez. Konvansiyoneli yapmak o kadar kolaylaşmış ki, bu yol biraz sebat istiyor. Bu sebeple de artması için özel bir çaba sarfetmek yerine, yapılanlarla örnek olmaya çalışıyoruz. Yapılan tasarım güzelse, çalışıyorsa, getirisini, nasılını gören de mutlu oluyor ve kendisi de istiyor.